![]() |
Martılara Veda... Sığırcıklara Merhaba!
“Merhaba! ” dedim sığırcıklara. “Ben geldim.”
Başımı salon camına dayamış güneşin Topkapı Sarayı’nın üzerinde bıraktığı kızıllı morlu tülü izlerken, tam önümde siyah karaltılar halinde uçuşup duruyorlardı. Ne kadar da küçüktüler! Sanki bir an önce yuvalarına kavuşma telaşıyla, oradan oraya koşuşuyor gibiydiler.
Aylardır görmüyordum onları. Renklerini ne kadar anımsamaya çalışsam da bir türlü başaramıyordum. Hatırlamak için gözümü her yumduğumda onlar yerine martılar geliyordu aklıma. Tüyleri elektrik çarpmışa benzeyen ürkek yavrularının zamanla gelişip büyüyerek uçma talimi yapışları ve günü geldiğinde çevredeki tüm soydaşlarının çığlıkları eşliğinde özgürlüğe doğru ilk kanat çırpışlarıyla, kiremitleri yerinden oynatmalarından şikâyet ettiğimiz ama Ada’nın değişmez sesi olduklarını inkâr edemeyeceğimiz martılar...
Vedâlar hep iç acıtır, bilirsiniz. Benim de içim acıyordu; çünkü daha o sabah martılı evime vedâ etmiştim. Yaz ortasındaki vıcık vıcık kalabalığından bu yıl yeniden ve bir kez daha nefret ettiğim ancak ilkyazının yürekleri tazeleyen havasına, özellikle de sonyazında kızaran yapraklarıyla, sessiz sokaklarıyla baş başa kalmaya tekrar hayran olduğum Ada’ma...
Kadıköy vapurunun alt katında bir cam kenarına oturmuş bizi kıyıdan uzaklaştıran köpüklere bakıyor, geçen beş buçuk ayda ne çok anı biriktirdiğimi düşünüyordum. Yepyeni dostluklar kurduğumu, eski tanıdıklarımla ise nice doyumsuz anlar paylaşıp hepsiyle biraz daha samimi olduğumu... Ada’daki, özellikle de Prinkipo’daki birçok sergi, söyleşi, dinleti ve konsere katıldığımı... Adalı Yayınlarından çıkan ikinci şiir kitabımın heyecanını yaşarken ve çevremdeki tüm etkinliklere katılmaya çalışırken bir yandan da şiir, öykü veya günce olsun, durmaksızın ve hiç ara vermeksizin hep ama hep yazdığımı...
Ani bir sarsıntıyla kendime geldiğimde vapur Heybeliada’ya yanaşıyordu. Her seferinde yaptığım gibi bu defa da başımı kaldırıp yüzyıllardır Marmara’yı çamlar arasından seyreden büyük binaya, Ruhban Okulu’na bakmıştım. Tarif edemediğim bir duygu beni oraya hep mıknatıs gibi çeker; düşüncelere, hayallere sürüklerdi. Sebebini ise hiç bilemezdim.
Bu yıl nihayet okulu ziyaret edebilmiştim. Hızla düşen yağmur damlalarının arasından mektebe bakarken, soğuk bir Kasım sabahı Kirye Kalamaris, Fıstık Ahmet ve eşimle birlikte oraya gidişimizi hatırlamıştım. Eski püskü bir faytona doluşmamızı; keskin virajları hızla alarak yukarıya çıkmamızı ve sağa sola her savruluşumuzda kendi kendime “Buraya bir daha arabayla çıkarsam!” diye söylenip durmamı... Manastırı’nın giriş holünde bizi karşılayan saygıdeğer ve bilge keşiş Dorotheos’la beraber Hıristiyanlığın Kutsal Üçlüsüne adanmış olan küçük kiliseyi gezmemizi... Gözlerimin Bizans stilinden Makedonya, hatta Rus stiline kadar çeşit çeşit değerli ikonların birinden diğerine koşturmasını... Akademi Sanat Tarihi derslerinden kalma bilgimle, konularının kim veya ne olduğunu, daha üzerinde açıklama yapılmadan tahmin edişimi...
Okul binasındaki sınıflardan birinde beni çok şaşırtan başka bir şeyle karşılaşmıştım. Her biri tek kişilik olan sıraların bazıları solak öğrenciler içindi. Ne kadar ilginç! Yakın zamana kadar Avrupa, hatta dünya solakları kabullenmeyip sağ elle yazmaya zorlarken, asırlar öncesi burada solak olmak normal karşılanıyor ve kendilerine özel sıralar veriliyormuş. Sırtı oymalı iskemlelerden birine oturup elimi önümdeki sıranın yıpranmış cilasında gezdirmiştim. Kim bilir bu sınıfta neler yaşanmış, neler düşünülmüş, neler öğrenilmişti? Ne tuhaf bir duyguydu o an hissettiğim...
Bizi kabul etme nezaketini gösteren Başrahip Metropolit Apostolos Danilidis’in odasından çıktığımızda, kendisiyle yaptığımız görüşmeyi düşünüyordum. Ziyaretçilerini içtenlikle ve güler yüzle karşılayışını, özenle ağırlayışını... Sıcak, samimi ve aydınlatıcı sohbetini... Tanışabilmiş olmaktan duyduğum gururu...
Alt kata inerken, elim tırabzanda bir an duraklamıştım. Üzerine bastığım beyaz mermer basamaklar bana sekiz yıl boyunca öğrenim gördüğüm okulumun yani Mekteb-i Sultani’nin merdivenlerini anımsatmıştı. Onların da ortaları tıpkı buradakiler gibi öğrencilerin adımlarıyla aşınmış değil miydi? Ve her iki okuldakilerin de aynı amaçla, öğrenim amacıyla yıpranmış olmaları mutluluk verici değil miydi?
Aklımda bu düşüncelerle Keşiş Dorotheos’un ardından ilerlerken, kendimi birden kütüphanede bulmuştum. Duvarları yerden tavana kadar kitapla kaplı o cennette... “Kim bilir kaç bin kitap var burada!” diye düşündüğümü hatırlıyorum. “Okumaya insanın ömrü yetmez.” Yüreğimin derinlerinde yıllardır saklı duran, o çok iyi bildiğim kitap kokusunu doyasıya içime çekmiştim. Gençliğimde ablamın çalıştığı kütüphanelere az gitmemiş, raflardaki kitapları az okşamamıştım! Tekrar aralarında olmak ne güzeldi! Orada, dört bir yanımı kaplayan ciltlerin arasındayken anlamıştım ki senelerdir buraya uzaktan bakarken beni çeken mıknatıs kitaplardı; kütüphaneydi.
Ana kapıdan çıkıp da ormanda ilerlerken dönüp ardıma bakmıştım. Mektep, yemyeşil ağaçların arasında dimdik yükseliyordu. Fıstık Ahmet’in söylemiyle, hüzünlü okuldu o! Heybeliada’nın Ümit Tepesindeki ümitsiz bekleyişiyle...
Ani bir ses! Bir çığlık hatta... Vapurda arka sıramızda oturan kadının oğlu, elinde bayrakla bağıra bağıra koşuyordu. “İstanbul’un gürültüsü ve karmaşası daha burada başlıyor! ” diye söylenmiştim.
Çocuğun elinde dalgalanan bayrak, bana bu sene Ada’da ilk defa katıldığım 29 Ekim bayramını anımsatmıştı. Sokakların günler önceden süslenişini ve çocukların bir hafta boyunca trampetleriyle tepeleri inletişini... Balıkçısından marketine, restoranından eczanesine kadar tüm esnafın bulundukları binaya bayraklar asmasını... Yaz-kış burada yaşayanlarla daha şehre dönmemiş olanların, hatta üç günlük tatili fırsat bilip Ada'ya doluşanların, evini irili ufaklı ay-yıldızlarla donatmasını... Soğukmuş; yağmurmuş; kimin umurundaydı! Ellerimizde bayraklar, yüreğimizde sevgi ve coşku... Ama maalesef bir yandan kırgınlık, karamsarlık, acı... Yine de ve her şeye rağmen, illa ki umut!
Vapur Kınalı’dan ayrıldığında, başımı döndürüp İstanbul sahillerine bakmıştım. Hava biraz puslu gibi gelmişti bana. Hatta sisli... “Eyvah!” demiştim. “Yine mi sis!” Ada’da bir iki gün önce yaşadıklarımızı anımsayınca telaşlanmam doğaldı. Orada mahsur kalmıştık çünkü...
Şehre döneceğimiz günden hemen önce, ortalığı kasıp kavuran bir lodos çıkmış, vapur seferlerini o anda iptal edivermişti. Hava ise Karayele dönmeye çabalıyordu. Çabalıyordu ama bir türlü dönüp de ortalığı sakinleştirecek yağmuru indiremiyordu. İndiremeyince kızıp sinirleniyor ve daha da şiddetle esiyor, dalgalar sahili dövüyordu. Yokuşlardan inip çıkamakta zorlanan atlar ve kıyıya vuran büyük dalgaların sahildeki evlerin bahçesine kadar taşıdığı midyelerle yosunlarsa işin cabası...
Ada'da kalıp dünyadan tecrit edilmiş gibi olmak... İnsanın nefesini kesen fırtınaları görmek... Dostlarla istediğiniz anda görüşebilmenize ve İstanbul'a illa da planladığınız gün dönmenizin şart olmamasına rağmen orada, kimsenin ulaşamadığı o yerde kapalı kalmanın verdiği çaresizliği, hatta isyanı yaşamak... Suyun öte yanına baktığınızda, aranızda hiç yıkılamayacak duvarların örülü olduğu hissine kapılmak ve hırçın dalgalara, rüzgâra kızmak... Engelleri yırtıp bulunduğunuz yerden çıkmayı istemek ama bir türlü başaramamak... Binmeyecek olsanız da, iskeleye yanaşan vapurları görmek ne büyük mutlulukmuş! Hatta özgürlükmüş!
Ve Ada'lı olmak, bir aile gibi iç içe olmakmış meğer. Evinizdeki soba sıcaklığının yerine Prinkipo’daki dostların sohbetiyle sarmalanmakmış. Rüzgârda üşüyüp yağmurda ıslanınca, balıkçı Hilmi’nin dükkânına sığınmak; eşinin ikram ettiği kaynar çayı yudumlamakmış. Sokaklarda sizi çığlık çığlığa karşılayan kedi, köpek, martı veya kargaları beslemeye çabalamakmış. Her şeye rağmen mutlu olmayı bilmekmiş Ada'lı olmak...
Bu sene Ada’ya Haziran yağmurlarıyla çıkmıştık ve ne tesadüf ki, şehre Kasım yağmurlarıyla dönüyorduk. Aklımız ve gönlümüz hala oradaydı. En çok da, arka bahçemizin sessiz yeşillikleri arasına gömdüğümüz uzun tüylü, tatlı huylu oğlumuz Pierrot’da... Sekiz sene boyunca yaşamımızı onunla paylaştıktan sonra, dönüş yolcuğumuzda bir eksik olmak, içimizi dağlıyordu.
Yüreğimizi kanatan bir başka konu daha vardı. Çoğu yazlıkçı gittikten sonra Ada'lı hayvanların, özellikle de kedilerin yürek parçalayan hali... Tanıdığınız, zaman içinde her birine isim taktığınız, aylarca besleyip büyüttüğünüz, daha birkaç gün öncesine kadar bir avuç mamayla doyup hemen yalanmaya koyulurken sanki yakında gideceğinizi ve kış boyunca kendilerini besleyecek başka kimse olmayacağını hissetmişlercesine, son zamanlarda daha fazla yemek isteyen kedilerin... Onları bırakıp şehre döneceğiniz için kendinizi çaresiz hissedişiniz... Sonra; tam şehre taşınacağınız sabah, elinizde ev kedilerinizin olduğu sepetlerle Kadıyoran Yokuşundan inerken, yol kenarında yavru bir kedi ölüsüyle karşılaşıvermeniz... Hem de şimdiden; daha soğuklar ve kar bastırmamışken...
İyi ya da kötü; tüm bunlar Ada'nın daha önce görmediğim, bilmediğim yüzüydü. Bu sene öğrenmiştim. Önümde, yeni yeni şeyler öğreneceğim bir kış vardı. Geçen yılkinden daha güzel olayları yaşamayı ve daha sağlıklı, huzurlu olmayı umduğum, uzun bir kış... Bakalım günler neler gösterecek; neler getirip götürecekti...
Başım salon camına dayalı düşüncelere dalmışken, birden hilâlin bulutların arasından usulca sıyrıldığını fark ettim. Onu her gördüğümde yaptığım gibi, gözlerimi yumup yeni ayın yepyeni umutları da beraberinde getirmesini diledim. Kısa süre sonra gireceğimiz yeni yılın da...
2008’in, gelenin gideni aratmayacağı bir sene olması; gerek ülkemizde, gerekse Adalar’ımızda hepimizin hayal ettiği olumlu gelişmeleri yaşatması ve hep güzellikleri, hep sevinçleri yaşayacağımız günlere kavuşturması umuduyla...
Sağlıkla, huzurla, mutlulukla...
İyi yıllar Ada!
- 8/1/2008 |
ANASAYFAM PROFİLİM BANA BURADAN ULAŞIN... KATEGORİLERİM SİZİN İÇİN SEÇTİKLERİM - Cehennemden Cennete - Ellerin Soyluyor Sonsuzlugu / Kitap duyurusu - Déjà Vu! - Ne Rüzgâr, Ne Yağmur... - Gözleri Barış Renkli Çocuk SAYFALARIM YANLIŞ ZAMAN HİKÂYELERİ GÜNEŞ KAPKARANLIK EKSİLDİ ARTIK SÖZ EKSİLDİ ARTIK SÖZ KANALTÜRK Kezban Yaşamul'la Sabah 02.05.2006 BANA YETER Nihavent makamında şarkı Söz: Feride Özmat Beste: Erol Güngör ŞAİR DOSTLARIM SIK OKUDUKLARIM
![]() ![]() ![]() |