![]() |
Ne Rüzgâr, Ne Yağmur...Ne Rüzgâr, Ne Yağmur... Güneş, ışımaktan yorulmuşçasına, aniden dağların ardına çekiliyor. Ortalığı önce kızıl akşam rüzgârıyla gelen yağmur dolu kapkara bulutlar sarıyor, sonra da arsız ve korkusuz gölgeler. Kuşlar çatı aralarına sığınıyor, kedilerse çalı diplerine veya kapı içlerine… Sokak köpekleri sahipleniyor Ada’yı bu akşam. Herkes gibi ben de eve kapanmışım. Çalışma masamı balkon kapısının önüne iteleyip bilgisayarımı açıyorum. Niyetim, güncemi yazmaya kaldığım yerden devam etmek… Mutluyum aslında… Henüz insanların doluşmadığı ve boş haline pek de alışık olmadığım bir mekândaki banklara doğru sevinçle ilerlermişçesine, yıllardır kendimin esiri olmaktan kurtulup özgürlüğü tırnaklarımın ucuna kadar hissedermişçesine mutluyum. Yağmurun gitgide şiddetlenen sesine, suyun çatıdan sızarak üst kattaki odalara akma endişeme rağmen mutluyum. Bana yüzyıl kadar uzun gelen kışın ardından gene burada, Kadıyoran’ın tepesindeki bu kartal yuvasında olmak ve uzun zamandır buluşamadığım kendimle randevulaşmak yüreğimi hafifletiyor. Yüzümdeki gülümseme Ada’ya geldiğimizden beri her geçen gün giderek büyüyor. Mustafa’nın sessizce getirip masama koyduğu beyaz şarap dolu kadehe daha dokunmamışım bile. Gözlerim suyun öte yanında akmaya başlayan ışık ırmaklarında; bir yandan kucağıma kıvrılmış yatan Karamuk kedimin alnını okşuyor, diğer yandan da Joy Fm’de çalan şarkıya eşlik ediyorum. Zamanın satır araları duygu dolu… Ne rüzgâr bu geceki kadar soğuktu Ne de yağmur bu kadar şiddet dolu Geçmiş zaman efsanesinde Geçmiş... Bugünkü hislerimizi, düşüncelerimizi, içinde bulunduğumuz âna ve yarına bakış açımızı oluşturan, geleceğe dair binlerce umut biriktirsek de bacak bacak üstüne atıp dudaklarımızdan düşecek tek cümleye sığdıramadığımız ve etkisinden kurtulmamızın hiç de kolay olmadığı zaman… Hele ki yakında yaşananlardan… Sevinçlerden, mutluluklardan… Heyecanlardan ya da sıkıntılardan… “Feriş, tezimin ikinci bölüm de tamamdır. Edisyonunu yapar mısın? Önsöz ile Fransızca özete de tekrar bakıver, olur mu?” Mustafa’nın kulağımda çınlayan sesiyle beraber, son seneleri yeniden yaşıyorum sanki. Yüksek lisansını yaptığı, bitmek tükenmek bilmeyen dört uzun ve çileli seneyi… Aldığı dersleri, girdiği sınavları… Hazırladığı ve benim gözden geçirip imlâ hatalarını düzelttiğim ödevleri… Tezinin yazım aşamalarını, nihayet basılıp ciltlenmiş halini elimize alışımızı… Ve savunmasını yaptığı günkü heyecanımızı… “Geçti!” diye mırıldanıyorum derin bir nefes alarak ve içimi hâlâ daraltan tüm sıkıntılardan kendimi arındırmaya çalışarak. “Çok şükür bitti ve biz de hafifledik. Şimdi geleceğe bakma zamanı…” Dikkatimi günceme vermeye çalışıyorum. Kafamın içi karmakarışık… Word sayfasındaki kelimeler, harfler, cümleler gözlerimin önünde uçuşup duruyor. Hiç sahip olamadığım siyah-beyaz uçurtmalar gibi… Yarı aralık kalmış pencere kanadından sızan yelin savurduğu tozlar gibi… Francis Cabrel’in yumuşacık sesine gitarı eşlik etmeye devam ediyor radyoda. Hep yıpranmış bir koku kalacak içinde Hep zamanda sararmış bir resim Yüreğinin ta derinlerinde Gözlerimi yumuyorum bir an... İnsanın yüreğini dahi kavuran bir yaz öğlenden sonrasında, Prinkipo’dayım. Roli ile Katrin masalardan birinde yan yana oturmuş, biri gazete okuyor, diğeri ayılmak için acı kahvesini yudumluyor. Fıstık Ahmet dergilerde çıkan yazılarını kesip kapının camına yapıştırırken Sinyor Ugo kış boyu her hafta sonu Ada’ya gelip çektiği fotoğrafları sergiye hazırlıyor. Nusret’in kendi elleriyle pişirip masaya getirdiği kırmızıbiberli karideslerden Memo’nun masaların arasında uçarcasına koşturmasına kadar her şey aynı; her şey geçen yıl şehre göçtüğümüz gün bıraktığımız gibi… Dinleyen herkesin yüzüne gülümsemeler yapıştıran şarkılar, ne yönden eseceği hiç belli olmayan ve ılık bir tokat gibi insanı çarpan rüzgâr… Giderek köpürüp coşan dalgalar; güneşin tenlerini biraz daha kavurması için şezlonglara uzanmış terleyip duran insanlar… Hatta olur olmaz zamanlarda çiçeğe duran erik ağacı bile… Sadece Ali yok artık. Onun sesi, esprileri, kömür misali ışıldayan gözleri yok. Mustafa ile dalaşmaları, karşılıklı bezik oynayışları… Ve yeni başlayan emeklilik hayatında Ada’da daha uzun zaman kalabilecek olmasının verdiği huzurla attığı fütursuz kahkahaları… Ah Sevgili Ali! Geçen yaz sonuna doğru, hemen her akşamüstü, “Hemen gitmeyin eve.” derdi; “Haydi beni kırmayın; kalın da birer tek rakı içip biraz daha sohbet edelim karşılıklı.” İyi ki kırmamışız onu, iyi ki mümkün olduğunca çok zaman geçirmişiz… Beyaz şarap dolu kadehimi kaldırıp çok özlediğimiz ama hiç kavuşamayacağımız dostumuzun hayaline sesleniyorum. “Şerefine Ali! Bak hâlâ aramızdasın.” Bakışlarım buğulanıyor. İsterdim ki hızla ilerlesin zaman Ve ayrılıkları silsin sahneden Günleri çiğneyip geçerken Yağmur daha da şiddetleniyor; camın dışından ve binanın etrafından şeffaf bir duvar misali süzülürken insana kendini çembere alınmış gibi hissettiriyor. Kedim kucağımda huzursuzlukla kıpırdanıyor. Şimşek evin içini gündüz gibi aydınlatıyor aniden. Karamuk da benimle aynı anda irkiliyor. Gölgeler kaçışıp iskemlelerin, sedirlerin altına veya aynaların, tabloların arkasına saklanıyor. Sonra saklandıkları gibi, aynı hızla ve tekrar odaya yayılıyorlar. Her şey bir o kadar net ve bir o kadar belirsiz… “Ne rüzgâr, ne de yağmur keyfimi bozamaz bu akşam!” diye söyleniyorum, derin bir nefes alırken. Bir elimle Karamuk kedime sıkıca sarılıyor, diğeriyle bilgisayarımın klavyesine uzanıp güncemi yazmaya başlıyorum. Mayıs 2009 / Büyükada Adalı Dergisi / Haziran-Temmuz 2009 Feride ÖZMAT
21:28 - 21/7/2009 - yorum yaz |
ANASAYFAM PROFİLİM BANA BURADAN ULAŞIN... KATEGORİLERİM SİZİN İÇİN SEÇTİKLERİM - Cehennemden Cennete - Ellerin Soyluyor Sonsuzlugu / Kitap duyurusu - Déjà Vu! - Ne Rüzgâr, Ne Yağmur... - Gözleri Barış Renkli Çocuk SAYFALARIM YANLIŞ ZAMAN HİKÂYELERİ GÜNEŞ KAPKARANLIK EKSİLDİ ARTIK SÖZ EKSİLDİ ARTIK SÖZ KANALTÜRK Kezban Yaşamul'la Sabah 02.05.2006 BANA YETER Nihavent makamında şarkı Söz: Feride Özmat Beste: Erol Güngör ŞAİR DOSTLARIM SIK OKUDUKLARIM
![]() ![]() ![]() |